Pages

30 Kasım 2010 Salı

Madalyonun öbür yüzü



En sonunda sınavlar iyi kötü bitti.Daha anca fırsatım oluyor yazmaya.Konu yine Galatasaray, ee tabi Galatasaray'ın olduğu yerde dert tasa bitmez değil mi,hele hele bu tasa sınavların bitişini kutlarken,sokakta biranı yudumlayıp keyifli sohbetlere dalarken hiç çekilmiyor.

Çoğumuz böyle düşünüyor,kahroluyor,çeşitli çözüm yolları arıyoruz Galatasaray için.Yeri geliyor orta sahaya taze kan buluyoruz yeri gelir takıma yeni bir sistem monte ediyoruz.Olmuyor yine üzülüyor, kahroluyoruz.Takım için hepimiz birer birer teknik direktör olduk ama ne yaptıysak durduramadık kötü sonuçları ve şampiyonluk yarışında havlu attık öyle değil mi?

Sokakta eskiden ayrı bir hava vardı, insanlar ne yapması gerektiğini tartışırdı: " Kapalı için ne yapabiliriz abi ya, abi hangi pankartları assak acaba,Şunu kesin yapalım takımı çok iyi ateşleriz!" tarzında cümeleler havada uçuşurdu, taraftarlık görevini benimseyen insanlar bu havayı kucaklar stada götürürlerdi.Bu sayede çok da maç kazandı Galatasaray taraftarı.Takımına inandı , imkansızı istedi asla gerçekçi olmadı.Hayal etti ve hepsini gerçekleştirdi.


Bugünlerde şampiyonluk yarışında hiçbir şansımızın olmadığı konuşuluyor, evet belki de yok ama bunu konuşmak bizim işimiz değil ki, bırakın zaten bunu yapacak,yapmak isteyen o kadar çok kişi var ki.Biz taraftarız ya,biz gerçekçi olursak ne anlamı kalır ki, "Ya artık şampiyon olamayız ne gerek var ki" düşüncesiyle beraber çok sevdiğimiz takımımızdan soğumaz mıyız ? Varsın yenilsinler,isterse fark yesinler bizim görevimiz sahaya müdahale etmek değil ki, destek olmak ve bunun örneğini bu klup defalarca verdi ; kim unutabilir son 16 dakikayı , kim unutabilir Kopenhag'ı...Bizler o gün inancımız ve ruhumuzla kazandık, hepimiz inandık.Şampiyonlar liginde başarısız olduk, son maçta mucizevi bir şekilde Uefa kupasına gitmeye hak kazandık sıkıntılı bir maçta, o maçta homurdanmalar başlamadı ama inanmış binlerce kişi inancını haykırdı.Heyecanını, isteğini...


Hep beraber takımın yanında olalım, inancımız koruyalım en azından bunu hissettirelim, belki de güzel günler çok yakındadır...

"El Clasico değil el insaf"

Başın öne eğilmesin, aldırma Jose aldırma
"Böyle bir mağlubiyeti sindirmek benim için kolay"
Sürekli Barcelona'nın tamamlanmış bir takım olduğundan bahsetti. Bugün bu gerçek herkesin gözüne bir ok gibi saplandı. Şampiyonluk yarışı bugün bitmedi belki ama bu yol üzerinde büyük bir engele bodoslama çarptı Madrid ekibi. Sonuçta beş atılınca, ağlayacak bir şey yok.
Jose ile anlaşamadığımız bir nokta var, belki öyle söylemek zorunda ama. "Ya 2-0'lık skora tutunacaktık ya da deneyecektik." Eğer tutunmak isteseydi(iyi ki tutunmamış) çok daha vahim olurdu. Gerçi daha ne kadar vahim olabilir ki ? 5-0
464 maçlık bir kariyer ve ilk kez 5-0 gibi ağır bir yenilgi.
Kendi evinde uzun süredir maç kaybetmeyen Mourinho, eğer böyle giderse, rövanşta maçı bir şekilde tarafsız bir sahaya falan aldırmalı.

Messi ve Ronaldo'ya değinmek istiyorum. Cristiano Ronaldo ve Guardiola arasında yaşananlar çok tartışıldı. "Ronaldo kim ya?", "Guardiola'ya öyle yapılır mı?" gibi sorular çıktı ortaya. Saha üzerinde zaten ilk dakikalardan beri bir üstünlüğün var. Sormamız gereken şu, "Guardiola gibi bir adam, neden böyle bir küçük hesaba girer?" Messi tatlı çocuk, sınıfın en çalışkan çocuğu ama sıra Cristiano'ya gelince haylaz, yaramaz,  zeki ama çalışmıyor. Yapmayın ya, bugün Messi'nin yediği dirsek(!!) üzerine sergilediği tiyatro, bence çok daha çirkin bir hareketti Ronaldo'nun tepkisine kıyasla.
Messi sütten çıkmış ak kaşık değil beyler.
Şunu zahmet olmazsa lütfen anlayın.

Guardiola'nın o çizginin önünde elinde topla ne işi var?
Top toplayıcılar neden hiç topu zamanında, Madrid'li oyunculara aktarmadılar? Yandaki hareketten çok, biraz bunları sorgulayın. Oyunun herhangi bir alanında üstünlük kurmamız söz konusu bile olmadı. Yenilen ilk iki gol gerçekten fiyasko. Villa'nın sağa çekemeyip, sola çevireceği bariz belliyken müdahale yapılamadı, karşı kanat oyuncusu içerdeyken, Marcelo kademesini gerçekleştiremedi. Şansa bir şekilde Xavi'nin önünde düşen top, harika bir refleks falan. Tamam gelin gelin, itiraf ediyorum Barcelona harika oynadı. Herkes Real Madrid'de oynamak ister ama bugün kesinlikle değil.

Saygı duyuyoruz. %67-%33 topla oynama oranları. Yapılan fauller hariç, her alanda ezici bir üstünlük söz konusu. Barcelona istatistiklere göre 684 pas yapmış. Kötü gidişe Lass-Mesut değişikliği bir son vermedi. Messi inanılmaz bir bencillik yapıp, Villa'ya atmadığı topun ardından kendini affettirmek için tam iki asist yaptı takım arkadaşına. 

4-0'ın ardından tribünlerden Mourinho ile ilgili sesler yükseldiğini duyuyorduk ama doğal olarak anlayamıyorduk. "Mourinho tiyatroya git", "Kulübeyi terket, Nou Camp şarkı söylüyor" tarzı şeyler söylemişler. Madrid tribünlerinden cılız bir şekilde, "Guti'yi satanın .. .. . . . .. " şeklinde bir tezahürat duyulmuş :) Açılan bir pankartta "Sen tercümandın, tercümansın, tercüman kalacaksın"
Bu gece uyuyamayacaktır, güzel sözler hazırlayacaktır. Belki rövanşta, belki şampiyonlukta, belki Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olunca kullanmak için.

Tekrar Sullivan!


İngiltere'de düzenlenen Premier Lig turnuvasında Ronnie O'Sullivan finalde Shaun Murphy'i tabir yerindeyse masadan sildi.
Bu kadar kısa ve net.

Toplamda sekiz kez kazandığı turnuvada, dokuzuncu şampiyonluğunu aldı.
Geçtiğimiz senenin finalinde Shaun Murphy'e kötü bir şekilde kaybeden Sullivan, adeta tarihin tekerrürü olan finalde, Shaun Murphy'e şans tanımadı.


Yarı finalde, Dünya Sıralaması'nın 1 numarası Neil Robertson'ı eleyen Sullivan final öncesinde, "Bugün çok iyi bir rakibe karşı, çok iyi bir maç çıkardığımı düşünüyorum. Neil Robertson’ı bu sezonki büyük başarısı için tebrik ediyorum” dedi. Yıldız oyuncu, Murphy ile oynayacağı final ve geçtiğimiz sezon oynanan karşılaşma ile ilgili bir sorunun ardından sözlerine şöyle devam etti: “Bunun bir ödeşme veya intikam olacağını düşünmüyorum. Hem ben hem Murphy güzel oyunlar çıkardık ve tekrar finaldeyiz. Shaun eğer ritim bulursa onu durdurmak çok zor olacak. Bu finalde daha iyi oynamayı ve seyircilere harika bir maç izletmeyi istiyorum" dedi.
Böyle konuşmasına rağmen, adeta bir intikam maçına çıkmış gibi oynayan Sullivan, Murphy'i ağır bir mağlubiyete maruz bıraktı. 

Hızlı oyun stiliyle “Roket” ismi takılan Ronnie O’Sullivan’ın, üç Dünya Şampiyonluğu ve 22 sıralama turnuvası şampiyonluğu var.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Son Derbi ve Federer

2010 yılının ve Ali Sami Yen'in son derbisinde gülen taraf Beşiktaş oldu.
Güzel oyun adına konuşulacak fazla bir şey yok.
Tanrının biz futbolseverlere, izleyelim diye, Haz. Guti'yi gönderdiği bir gerçek.


Karakteri ve özverisi ile Guti hem ligimize, hem Beşiktaş'a büyük katkı yapıyor.
Bir adam gibi adam daha var, Lucas Neill. Nobre'nin sarı kart gördüğü pozisyonda, hakeme elinden geldiğince kasti bir faulün olmadığını anlatmaya çalıştı. Ben kartın geri alınabileceğini düşündüm ama mümkün olmadı.
Bütün bu güzelliklerin ardından skor da güzel oldu.
Yanlış anlamayın, bence her iki takım adına çıkabilecek en güzel skor çıktı ortaya.


Eğer Galatasaray kazansaydı, kendini kandıranlar olacaktı. Muhtemel 1-2 galibiyette güllük gülistanlık bir seyre doğru yol alacaklardı. Öyle olmadı ve tepki hatta istifa sesleri yine yükseldi.
Böyle olması gerçekten daha iyi. Bu sezon Galatasaray için lig mucizelere kaldı. Yapılması gereken gelecek yıl veya yılların planlanmasından başka bir şey değil. Muhtemel bir galibiyette, yanına biraz puan eklenince, bir-iki giden gelen transfer dönemi derken, yine umutlar yeşerecekti.


Beşiktaş bugün Galatasaray'a iyilik yaptı. Erken sinyali gönderdi. Hagi'ye yazık olduğunu düşünüyorum. Tugay'a ayıp olduğunu aynı şekilde. Olası bir gelecek planında Hagi'nin olacağını düşünmüyorum. Tugay kendine bir şekilde yer bulabilir fakat Hagi, ikinci adam olmayı kabullenemeyeceğine göre gönderilmiş veya gitmiş olacak.


Beşiktaş tarafından bakarsanız işlerin pek farklı olmadığını görürsünüz. Schuster'in koltuğu sallantıda. İnsanlar oyun sistemini, taktiksel hatalarını falan bir yana bıraktılar, oturuşundan, demecine, saçından, gözlerine eleştirmedikleri bir şey bırakmadılar. Schuster biraz sivri çıkışlar yapınca bu saldırı şiddetini artırdı doğal olarak. Taraftar ve yönetim Schuster'in arkasında olduğunu belirtse bile yönetim içinde ve taraftarlar içinde çatlak sesler çoğalıyor. Unutmayalım ki Rıza Çalımbay'ın da arkasındaydı Yıldırım Demirören. Bu galibiyet tahammül ve sabır süresini biraz artıracaktır. Devre arası takviyeleri için görüşmelerin başlaması mutluluk verici. İsmi geçen oyuncular(Manuel Fernandes, Almeida) takıma katkı sağlayabilecek oyuncular. En azından bir kriterimiz var, filtremiz var, o görünüyor.


Derbinin yanında başka bir dev maç vardı. Roger Federer ve Rafael Nadal, ATP Dünya Turu Finali'nde karşı karşıya geldiler. En büyük kim tartışmalarının her daim yapıldığı bu alanda, Federer-Nadal finali bambaşka bir anlam taşıyor. Soru şu çünkü:"Federer mi? Nadal mı?"
Ben her daim Federer destekçisiyim. Nadal sevenlere, Nadal destekçilerine saygı duyuyorum fakat anlayamıyorum. :) Federer'in kaybolan isteği geri dönmüş gözüküyor. Bugün servislerine iyi tutundu, backhandi   iyi çalıştı. Winnerlarda büyük üstünlük sağladı ve 6-3,3-6,6-1'lik skorlarla 2-1 kazandı. Maç sayısında biraz kritik giden ama çizgide sekmiş olabilecek bir topa Nadal'ın itiraz etmesini bekledik, Federer bile bekledi ama itiraz gelmedi. Burda takdir ettim Nadal'ı belki de ilk defa.
Ayrıca bir isteğim var. Nadal ilk servisinden önce, topu cebine koyduktan sonra, baş parmağı ile şortunun arkasını düzeltip, o parmaklarıyla burnunu ve saçını sıvazlamasın. Yeter.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Sınavdan İzlenimler.

Vizeler yoğun çalışmak lazım; araya bir de Spor İletişim Sertifikasını ekleyince tam cümbür cemaat bir iş oldu.

İki vize geçti kaldı üç, beş. Bugün olan Spor İletişim sınavına çok da hazırlanamadık açıkçası. Ne yapalım dedik, madem hazırlanamadık, içelim dedik. İçtik,ettik,uyuduk,kalktık sınava gittik. Umut yiğidin kamçısıdır derler, umut devam ediyor, ama olmazsa da olmasın. Bu sene olmaz seneye illaki olur. Vazgeçecek değiliz. ''Baskılaaaar Biziiiiii Yıldıııraaaaamaaaaz!''

Deneyim güzeldi, sorular güzeldi, kitapçığı almak o kadar isterdim ki! Bağış Erten gayet ilgili, sempatik ve belli ki bu işe kendini adamış bir insan. Sınava giren, birçok genç kadın genç erkeğin yanı sıra orta ve ortanın biraz üstü yaştan da katılımcılar vardı. Tahminim 150'den fazla kişi katılmıştır. Sporu seven insanların katıldığı belliydi. Belli ki girişin ücretli olması da bu yüzden olmuş. 7 soru Televizyon, 7 soru Gazete, 7 soru da Spor İletişiminden ilk etapta 21 soru var. Bunları yaparken, bu 3 üst başlıktan birini seçip, cevap kağıdına yazıyorsun. Yazdığın bölümdeki sorular 3 ile çarpılıyor, yani Öss'de bölüm içi gibi katsayı artıyor. Onun dışında; Spor Tarihi, Genel Kültür ve Türkçe soruları mevcut. Türkçe soruları paragraf ve anlatım bozukluğu ağırlıklı. Bir yabancı dil sorusu var ki gayet güzeldi, Barcelona-Real Madrid maçından önce basın toplantısında olsanız, kime ne sorardınız gibi birşeydi, 2 kişiye birer soru yöneltiyorsun yabancı bir dilde. Ne kadar fazla dil biliyorsan yararına ki, mesela hem İngilizce hem Almancanız varsa, ekstra puan alıyorsunuz.

En sonda da 30 puanlık soru, makale yazmayla ilgiliydi. 5 tane şık vermiş, hepsinin 12'şer tane alt unsuru var ve makalede bu alt unsurlardan bahsetmek şart. Mesela bir şıkın altında: 'Afrika Kupası, Togo milli takımı otobüsüne silahlı saldırı, Kamerun ve Fildişi Sahillerinin erken elenmesi, Dünya Kupası 2010' gibi alt unsurları veriyor ve sen onları bağlayarak bir makale yazıyorsun. Gerçek halleri mevcut olan bu olayları, gerçek haliyle yazıp yorumlarsan ekstra puan kazanıyorsun, diğer türlü senaryo da uydurabiliyorsun ama pek sıcak bakılmıyor sanki. Bence bu soruda daha özgür bırakabilirlerdi bizi. 5 tane ana başlığı verip, bizim makale yazmamız istenebilir, alt unsurları bizim kendimiz belirlememiz beklenebilirdi. Daha özgürce bildiklerimizi kağıda dökebilirdik bu sayede. Tek eleştirim budur bunun dışında sınava girmek bile bence çok güzel bir deneyimdi. Programa katılmak kim bilir neler katar insana...

Bir büyük teşekkür, Bağış Erten'e, gençlere verdiği önem ve onlara duyduğu bu güven için.

Sorular kesinlikle kolay değildi, ama eminim ki bilene kolaydı ;)

P.S: Yeni logomuz hayırlı uğurlu olsun. :) Canım'a teşekkür ederim, el emeği göz nurudur, programla falan alakası yoktur :) /bir ÖzgeAkdik yapımıdır :)/

24 Kasım 2010 Çarşamba

Bahisler açıldı

Öncelikle ne oynarsam tersini oynamanızı tavsiye ediyorum.
Bu aralar bahtsızım biraz :)
Fikir alın, aklınıza yatanı oynayın.

Indiana Pacers - Cleveland Cavaliers



Danny Granger 23 sayı üstü, 1.85
Abicim bu çocuk bir şekilde atıyor. Oyunda kalma süresi de fena değil. 37 dakika civarı ortalaması var. Indiana kazanabilir ama erkenden kopararak kazanamaz bence. Kazanacaksa yine Granger'ın basketleriyle kazanacak. Cleveland 95-110 arası bir şeyler yiyor çoğu zaman. Indiana son maçlarda 110+ gibi bir delilik yapmamış ama 90-100 arası bir şeyler göndermiş. Mantığım üst yönünü gösteriyor.


Ny Knicks - Charlotte Bobcats



Amar'e Stoudemire 32.5 Sayı + Ribaund üstü 1.85
Açılması gerekenin 31.5 olduğunu düşünüyorum. Amar'e haftanın oyuncusu seçildikten sonra oranları aldığım şirket biraz korkmuş olabilir. Ben bu maçta New York galibiyeti bekliyorum ama ne yapacağı belli olmayan bir takım karşılarında. Sevemiyorum bir türlü Bobcats'i Bir yeniyorlar bir yeniliyorlar. Sıra yine yenilme sırası bence :) Stoudemire önce double-double'ını yapacak, ardından bu baremi aşacaktır.

Benim kendimce seçtiklerim bu.
Dönem dönem böyle tahminler paylaşacağım.
Siz yine kendinizi garantiye almak istiyorsanız sürekli tersine oynayın. Uzun vadeye vurulduğunda harika kazançlar elde edebilirsiniz :)



Önce kötü haber ile başlayalım.
New York maçı kazanacak bahisini metnin içinde verdim ama Stoudemire için güvenim daha yüksekti.
31 dakikada 5/12 ile 17 sayı 7 ribaund sınırında kaldık.
Kaybettik. Kaybeden: 1
Başın öne eğilmesin. Aldırma Amar'e aldırma

Hep kötü haberler yok doğal olarak.
Danny Granger görevini yerine getirdi. 0/7 ile başladı maça, bu kadar olmaz artık dedim. 3/10 ile güveni yerine geldi, ardından 5/9 üçlük isabetine ulaşınca toplamda 24 sayı atmış oldu.
32 dakika süre aldı. 24 sayının ardından dinlendirilmesi iyi oldu.
Hep biz bir sayıyla kaybetmeyeceğiz demektir :)
Kazandık. Kazanan: 1
Doğru Tahmin Yüzdesi : %50
Kar-Zarar : -0.15

Danilo Gallinari 16.5 sayı üstü !

Yine bir Charlotte - New York maçı.
Bu sefer deplasmana gidecek NY Knicks, kazanma çanlarının Charlotte için çaldığını söylemek mümkün.
Her ne kadar dün hemen maçtan kopmuş olsalar bile, bugün kendi sahalarında iyi bir direnç gösterip kazanacaklarını düşünüyorum. 
Genelde kaybedilen maçlarda bu sınırın altında kalmış ama bu bir istisna olacak.
Gallinari, Ekim ayından bu güne dakikalarını çok arttırdı. Her ne kadar süre ortalaması 32 olarak görünüyor olsa da artık 37-40 arası dakikalar aldığını görüyoruz.
Bobcats galibiyetini düşünürken, Gallinari bahisini almak çok akıllıca bir iş değil.
Bütün hislerim bu yönde. Dün az top kullandı, 40 dakika içinde 11 top.
Ortalama 17-22 top arasında top kullanıyo (iki sayı+üç sayı)
Ne 16 sı, 25 sayıyı geçeceğiz dostum.
Yok kardeşim ben Gallinari falan tanımıyorum, Charlotte Bobcats galibiyetine oynayayım derseniz, hayır demem. Ona daha çok güveniyorum ama 1.42 olmamalı bunun değeri. Buraya 1.50 altında tahminleri taşımayacağım.
Run Gallinari Run !
9 sayıda kaldı ve kaybettik :(
Koş dedik ama 14 te 4 at demedik.
Kazanan : 1  Kaybeden: 2  DTY: %33 Kar-Zarar: -1.15
Gördüğünüz üzere uzun vadede söylediklerimin tam tersini oynayanlar büyük kazanç sağlayacaklar :(
Bir sonraki can sıkıntılarından bahis serilerinde buluşalım

22 Kasım 2010 Pazartesi

Peki ya Burak Bıyıktay?

Allen Iverson Beşiktaş'ın çocuğu.

Peki ya Burak Bıyıktay? 



Artık Amerika'da ikamet eden insanlar bile biliyor Beşiktaş Cola Turka ismini. Üç hece, sekiz harf ve sadece Beşiktaş olsun isterdik. Orası çok ayrı ve derin, dolayısıyla bambaşka bir konu.

Beşiktaş CT - Fenerbahçe Ülker maçı banttan bile olsa NBA Tv üzerinden yayınladı.

Bu hem Türk Basketbolu hem de Beşiktaş için çok önemliydi.

Çıkış kapısına kadar dolu bir tribün vardı her ne kadar yönetim pazarlama işinin cılkını çıkarmış olsa da.


Biraz gerilere gitmek istiyorum, plan ve programı görmek amaçlı.

Harika işler yapan Newley’i, Muratcan’ı, Engin’i hiçbirini elimizde tutamadık.

Gidenlerin yerini, tarihin tozlu sayfalarından tekrar siyah-beyaz formaya geri dönen Mustafa Abi, Bekir Yarangüme ve hatta Cüneyt Erden ile doldurmaya çalıştık.

İki senedir alacak-verecek, borç işleri ile gündeme gelen takımdan kimsenin bir beklentisi yoktu. Akatlar’ı bile unuttuk derbiler dışında.


Sezona başlarken yine umut falan yoktu. Ben hep umutluyum diyen yalan söyler şimdi. Türkiye Basketbol Ligi’nde Beşiktaş’ı sezon öncesi favori gören varsa ellerinden öperim. Şimdi bile öyle favori gören varsa bu umut abidesi insanla tanışmayı çok isterim. Hayatta hala böyle insanların olabileceğine beni inandırmış olur. 


Peki, ne oldu? Ne değişti? Salon nasıl doldu? Çok büyük bir transfer ve pazarlama başarısıdır Allen Iverson. Nasıl geldi falan karıştırmıyorum. Iverson transferinin ardından Şube sorumlusu Şeref Yalçın’a topu atıyorum. Santrayı yapıyor, “Allen Iverson bize başarıyı getirecek isim. Takım arkadaşlarıyla birlikte ligde, Türkiye Kupası’nda ve Eurocup’ta şampiyonluk istiyor ve hedefliyoruz.”

Şimdi bu mevcut kadro ile bu başarıları hedefleyen bir insan nasıl bir kafa yaşıyordur? Neyin kafasıdır ve nerde bulunur? Herkes aynı dozda sahip olabilir mi? 


Burak Bıyıktay yazarken nerelere gittim. Neresinden tutsanız kopuyor çünkü. Burak Bıyıktay’ın yeteneklerini eleştirebiliriz. Tartışabiliriz. İyi hoca, kötü hoca her türlü fikir gelebilir. İyi insan olduğu kesindir. İki senedir taraftar salona uğramıyor, derbiler ile dolan salonda galibiyetin ardından tek cümlesi var, “Taraftarımızla birlikte daha iyi oynuyoruz” diyor. Bu bir çağrı, cevap vermiyoruz, veremiyoruz. Ben şahsım adına ben cevap veremiyorum. Ergin Ataman’lı dönemde Uleb-Lig maç kaçırmayan ben bu çağrıya cevap veremiyorum. Sorsalar neden diye, herhangi bir nedeni yok. 

Takım olmak
Göze hoş gelen bir basketbol oynuyoruz. 40 dakikalık süre içerisinde iki sezondur NBA skor tabelalarında görebileceğimiz rakamlar üretiyoruz, aynı rakamları potamızda görüyoruz. Eh be kardeşim, iki senedir bu iş böyle, bu takım böyle, bu koç böyle. Yaptığı transferler bile şuta dayalı, Burak Hocanın playbookunda bir oyun var mı yok mu belli değil. Likholitov günündeyse pota altında iyiyiz, Cevher şutları atarsa öne geçeriz. Chatman sazı eline aldı mı koşar koşar atarız. E şimdi Iverson var, o maç kazandırabilir. Maç kazanmak için bu saydıklarımın hepsinin olması gerekir aynı günde, aynı parkede. Önceden olmadı mı ? En yüksek hedefli Fenerbahçe Ülker’i üç senedir farklı yenmedik mi? E nasıl yendik? Kısıtlı kadrolarla, imkansızlıklarla, yüreğimizle yenmedik mi?

Ben de dahil çoğumuzun Burak Bıyıktay’ı eleştirmeye hakkı yok. Bütün zorlukların üstesinden geldi, parasını alamayan ve yeni takımına imza atan Newley’i bile play-offlara kadar kalmaya ikna etti. Takımı birleştirdi, takım gibi oynattı. İyi veya kötü. Şimdi Iverson transferi onun üzerinde çok büyük baskı yaratıyor. Oynatsa bir dert, oynatmasa başka bir dert. Burak Hoca, Iverson’ı idare edemiyor sesleri şimdiden başladı. Çatlak sesleri boşverip, desteğe devam etmek gerekir. Bu takım çok kısıtlı kadrolar ile ne oyunlar koydu ortaya. Plansızlığı, programsızlığı şimdilik boş verin ve sahip çıkın. Bu Beşiktaş bizim! 

20 Kasım 2010 Cumartesi

Kurban Bayramı




Bir haftalık ara verdim internete. Evet, bağımlıyım, verdiğim arada bunu daha iyi anladım. İsteyerek verdiğim bir ara değildi, ama hoşuma da gitti. Çok iyi oldu, çok da güzel oldu. Herkese tavsiye ederim. Ara ara, ara verin.

Geçmiş bayramınız kutlu olsun!

Her tarafta koşuşturan büyükbaşlar, çaresiz kaçamayan küçükbaşlar, Boğaz'ın kan rengine bürünmesi vs. derken çirkin görüntülerin bolca gözümüze sokulduğu bir Kurban Bayramını daha geride bıraktık. Adettir, kültür, dindir. Diyecek bir şey yok. Kabul olsun kesilen kurbanlarınız. Ama unutmayın, kurbanları kestikten sonra buzluğa atıp siz yemeyeceksiniz.! O adet değişmiş biraz gözlemlediğim kadarıyla; kurban kesilir, konu komşuya dağıtılır benim bildiğim. Adet öyledir. Şimdilerde herkes kendi boğazını düşünür olmuş sanki! Paylaşmak güzeldir. Paylaşın da et görmeyen evler de et görsün, kurbanınız bir işe yarasın.

Bu bayramda kurban çoktu. Misimovic anladığım kadarıyla, sürecek olan kurbanların ilki sadece. En son gelen topçuyu ilk yollayacak bizimkiler. Olsun varsın, Hagi gitsin demiş, gitmiş. Hoca'yı dinliyorlar en azından. Bence gereksiz, daha süre verilebilirdi. Ayhan'ı var, Sarp'ı var bi dünya adam var Misimovic'den önce gidecek. Sakız çiğniyormuş, soyunma odasında gülüyormuş vs.. Yeterli değil. Ayhan'ın Avrupa dönüşü havaalanındaki görüntüsü halen aklımızda. ''Dışarda taraftar var mı?'' Ehe. Ehe.

Yönetim de taraftar tarafından kurban edildi. Edilsin varsın. Yetti zaten. Hala seviyorum lan seni Polat! Ama yeter. Sabır da bir yere kadar. Sahaya arkamızı da döneriz, istifa da deriz. Hagi deriz, Keita deriz, Haldun Üstünel deriz. Ama sizin lehinize hala bağıranlara da keriz deriz. Olmuyor, belki olacak ama zor olacak. Bu yönetim ile zor olacak.

Hagi yakışıyor bu takımın başına. Ama ne kadar iyi bir hoca, Galatasaray'a neler verebilir, tartışılır. Şüphe şüphe şüphe. Kimse ''Ben Hagi'ye Güveniyorum.!'' diyemiyor. Ama takımın başına yakışıyor. İlk görev döneminde Ümit Karan'a takmıştı, şimdi kime takar diyordum, Misimovic'e takmış. İyi hayırlısı olsun. Misimovic'in yolu açık olsun. Bir maçlık kadro dışı bırakıldı falan diyorlar ama ben inanmıyorum. Zaten artık pek hayır da gelmez bence.

Polat gitsin! Gider mi? Bence gitmez. Yönetimde çatlak var sanki. Helvacı bir şeyler çeviriyor. Polat gitsin, Helvacı gelsin ister miyim? İstemem. Polat gidecekse, yerine gelecek isim şu anki yönetimden biri olmamalı. Yeni Başkan'ın listesinde şu anki yönetimden biri olmamalı. Ama bunlar hep boşa konuşma. Polat gitmez, daha buralarda. Yeni stad, devre arası yapılacak transferler bakalım takım ivme kazancak mı? Bekleyelim görelim.

Hollanda maçında eski topraklar kurbandı, yeni takım yeni heyecan. Takım fena oynamadı, basit bir hata ve gol. Hiddink devrim yapacak mı bilmem, ama yaptığı devrim bu kadar büyük olmayacak. Bence şu an deniyor sadece. Gençlere bakıyor, tanıyor. Resmi maçta gene eski toprakları göreceğiz ama yanlarında bu gençleri göreceğiz. Heyecanlanmadım diyemem. Sanki ilk defa gerçek anlamda Türkiye Milli Takımını izledim. Takımında iyi performans gösteren oyunculardan kuruluydu. Arada gene Kazım Mazım gibi ufak tefek topçular da vardı ama, son şansları onların da.

Fatih Tekke. Bugünün kurbanı. Önceden kurban edildi ama kesinliği bugün artık belli oldu. Bobo yok, hücumcular, Tabata-Holosko-Q7-Nobre. Q7'yi bir kenara koy, diğer 3'ü bir Tekke etmez bence. Belli mi olur, bir bakmışın ikinci yarı Aslantepe'de. İsterim Fatih'i Galatasaray'da görmek. Zor mu? Evet zor.

P.S. Schuster dikkat et, bana Rijkaard'ı hatırlatıyorsun...

17 Kasım 2010 Çarşamba

Sunderland nasıl kazandı ?

Yazıyı yazmak için uzun süre bekledim. Başlık "Chelsea nasıl kaybetti?" olabilirdi.
Maç içinde yaşanan öyle değil maalesef. Chelsea kaybetti ama asıl gerçek olan şey Sunderland'in farklı kazandığı.

Chelsea, Sunderland'e 0-3 kaybetti. Bu Chelsea takımının, Abramovich kulübü aldıktan sonra en ağır iç saha mağlubiyeti olarak tarihe geçti. (2003)

Maç skorunu öğrendiğimden bu yana düşünüyorum. 0-1, 0-2, 1-2 falan değil, Chelsea nasıl bu skorla kaybetti ? Belki taktiksel bir deha, belki inanılmaz oyuncu performansları, belki şans, belki şanssızlık.
İzledim, araştırdım, okudum ve şimdi yazıyorum.
Bazı fikirlere katıldım, bazılarına şiddetle karşı çıktım.
90 dakikayı bulup, uzun uzun izleyip kare kare yakalayıp yazmak istedim.
Oyuncu tercihleri ve diziliş ile başlamak gerekirse,

Terry yok ve bu çok önemli. Oyuna katkısı muazzam
Chelsea'nin kritik oyuncu rollerini incelemek istiyorum.
Öncelikle Ashley Cole sürekli bindiriyor, Bosingwa için de aynı şeyi söylemek mümkün.
Beklerin çıkışının ardından Mikel, savunma oyuncularının zaman zaman aralarına giriyor.
Mikel'in bir başka rolü ise, topu en yakınındaki yaratıcı oyuncuya aktarabilmek. Bu zaman zaman Zhirkov oluyor ki bence yetenekleri çok kısıtlı, dönem dönem Malouda ve Anelka. Hücuma destek olma konusunda biraz sıkıntı yaşıyor, yeterince Box-to-Box oynayamıyor.
Yine Mikel gibi, Ramires aldığı topları ileri taşıyor bir nevi water-carrier.
Anelka ve Malouda'nın görevleri nispeten aynı, kanatlardan bir şekilde adam geçip savunma dengesini bozmak.Bu maç içinde çok nadir boşluk yakaladılar.İkili, üçlü kademeler, en yakın boş oyuncuyu kapatan bir orta saha desteği ile sürekli geriye oynamak durumunda kaldılar.
Getirdikleri 5-6 top var, onda da savunma hattı çoğu zaman doğru yerlerde kalarak tehlikeyi önledi.
Drogba'ya gelince, zaten kendisi oyun alanı içinde yapılabilecek her şeyi yapıyor.

Çoğu takımın aksine, Gyan önde ve peşinde Welbeck ile çift forvet

Gelelim Sunderland'e. Buradan itibaren Sunderland'in bence nasıl kazandığını ortaya koyacağım.
Sunderland'in hücum planı ileri ikiliye bakılınca kabak gibi ortada.
İç sesinizin, kontra diye söylendiğini duyabiliyorum.
Kontra ama nasıl kontra ? 
Bulursak atalım, topu yakalarsak eğer topu koşturalım falan değil.
Zenden - Cattermole - Henderson ve nispeten Richardson orta saha üzerinde pas oyununu iyi oynayabilen oyuncular.

Sunderland'in oyun planı, topu Chelsea'ye bırakıp geride beklemek değildi.
Bu nokta çok önemli, Sunderland topa hükmetmek için pres yaptı, sert oynadı ve etkili alan markajı uyguladı.
Pres kelimesini çok kullanacağım bundan sonra çünkü oyun içinde öyle anlar yaşandı ki, aslında sadece resimler ile özetlemek mümkün olabilir. O yolu seçmiyoruz doğal olarak =)

Chelsea karşısında topa hükmetmekten bahsediyoruz.
Alışık olduğumuz bir durum değil.
Burası çok önemli, Chelsea oyuncularının dahi alışık olduğu bir durum değil.
Maçın kırılma anı bu karar alındığında çok önceden yaşanmış zaten.
Steve Bruce, "Neden herkes gibi gidelim? Kendimize bir şans verelim" demiş maç öncesinde.
Peki, fikir güzel. Uygulama nasıl ? İnceleyelim.

Maçın henüz 37. saniyesi
Altı çizili oyuncuların durdukları veya koştukları yerlere bakalım. Maç içinde onlarca kare var birbirinin aynı, hepsi aynı düşüncenin kareleri.
Resimdeki pas yerini buluyor fakat pası alan oyuncunun pas verebileceği tüm oyuncular, Sunderland canavarları tarafından bir şekilde rahatsız edilmiş durumda.

Beklenen oluyor, top kaleciye kadar gidiyor, uzaklaştırıyor Cech
Bu noktada ben susuyorum ve eski Arsenal'li Lee Dixon konuşuyor, "Sunderland'li üç oyuncu, Chelsea'nin geri dörtlüsüne inanılmaz pres yapıyordu zaman zaman. Petr Cech, hayatında bu kadar uzun top atmamıştır."
Dediği gibi oldu, bazen üç hatta dört oyuncu, rakip alanda harika bir prese imza attılar.

Chelsea sahasından top çıkarıyor. Tam yedi oyuncu iş üzerinde
İşin abartıldığı dakikalar da oldu. Yedi oyuncu ile topa baskı yapıldığını nadir görürüz. Sunderland gibi bir takımın Chelsea üzerine presi bu. Geriye veya uzun oynamaya mecbur kaldı Chelsea bekleri ve orta saha oyuncuları. Tam dört saniye içinde rakip plan bozuldu.

Alışık olmadıkları bir durumdu ve üstesinden gelemediler.
Chelsea'yi gerçekten üzen bir durum var. Maçın başlangıç düdüğünden, son düdüğüne kadar bu pres bu şekilde devam etti. Alışık olmadıkları bir durumdu ve üstesinden gelemediler.Forvetler yerlerde süründüler top kazanabilmek için. Orta saha oyuncularını saymıyorum bile. Steve Bruce, "Çıkın ve savaşın" dememiştir ama böyle söylese bu kadar olurdu.

Sunderland'in attığı gollere değinmek gerekirse. Biri inanılmaz bir oyuncu performansı, ilk yarı bitti denirken harika seri 3 çalım ve kalecinin yanından ağlara giden bir top. İkinci gol, kazanılan bir top, araya atılan harika bir pas ve Gyan bitiriciliği.

Dakika, skor ve alan daraltma
Steve Bruce, 1-1 biten Tottenham karşılaşmasında bunun sinyallerini vermiştik dedi. Chelsea karşısında daha iyi olduklarını, daha fazla istediklerini ve bu anlayışı değiştiremeyeceklerini söyledi. Şahsi fikrim, bu kadar uzun süre başarılı gideceğini düşünmüyorum bu sistemin. Büyük takımlar karşısında her zaman şansınız olabilir bu şekilde ama geriye düştükten sonra oluşan kopukluk oyunu daha kötü yerlere götürecektir.

Aslında ben biraz, Manisaspor'a benzettim izlerken. Beşiktaş ve Galatasaray nasıl çözüldüyse, Chelsea bile çözülmüş. Şekil olarak aynı değil ama durum olarak aynı. Manisaspor hükmetmeye çalışmak yerine sabretti ve ileri oyuncularının etkili pas alış-verişleri ile sonuca gitti.

Dakika 70, kimse işin peşini bırakmaya niyetli değil
Atılan üçüncü gol ise tamamen bu anlayışın büyük bir ödülü oldu. Ashley Cole önce baskıyı gördü, topu geriye oynamak durumunda kaldı, dengesiz bir geri pas ve kale önünde ayağını kurmuş bekleyen biri için bu golü atmak çok zor olmadı.
Sakin ol şampiyon

Sağ ayağını hazırlamış bekleyen biri var orada
İstatistikler bence iyi şeyler söyler hep. Sunderland'in topla oynama oranı %53, 19 gol girişimleri var. Chelsea'nin kendi evinde kalesinde gol görmeden, 39 gol attığını söyleyelim hemen. Mart ayından bu yana Premier League maçlarında atılan 39 gol ve yenilen tertemiz bir sıfır.


İlk golün ardından, ikinci devre savunmayı ön planda tutabilirlerdi. Öyle yapmadılar ve haklıydılar. Kapandıklarında üstlerine gelecek olan Chelsea bir şekilde golü bulacaktı. Ne zaman imkanları olsa tam gaz ileri gittiler ve iyi paslarla pozisyon ürettiler.

Skor 2-0 iken çıkışın yolunu tutanlar, üçüncü golü kaçırdıkları için oldukça üzgünler

Taraftarları ile kucaklaşan oyuncular

Yazının kapanışını, Bruce ile yapalım.
Steve Bruce şöyle dedi maçın ardından, "Taktikler hakkında konuşabilirsiniz. Büyük takımlara karşı yapmanız gereken tek şey var. Topu alın ve sadece biraz cesaret gösterin"








12 Kasım 2010 Cuma

Ali Sami Yen



2001 yılının 11 Eylül günü.Tüm dünya çalkalanıyor, ikiz kuleler yıkılmış,herkes bu olayı konuşuyor. Benim aklımda tek bir şey var, o akşam Ali Sami Yen stadında oynanacak olan Lazio maçı. Günlerdir gözüme uyku girmemiş ve yanımdan hiç ayırmadığım, geceleri yastığımın altında sakladığım, uyanır uyanmaz orda mı diye kontrol ettiğim biletim...


Sarı-kırmızı temalı onlarca rüyanın süslediği gecelerin ardından en sonunda büyük gün gelmişti. Formamı giydim ve dışarı çıktım, güneşli bir gündü, her şey çok güzeldi. İçeri girdim,stadın duvarlarını inceledim, merdivenlerden yavaş yavaş çıktım, gökyüzünü gördüm. Bir başka parlıyordu güneş sanki Ali Sami Yen'in üstünde... Daha da ilerledim ve yemyeşil zemini gördüm. Allah'ım ne büyük heyecan! Merdivenin demirlerine yaslandım ve stadı izledim, Galatasaray logosunu, kapalı tribünü, eski açığı... Ne kadar süre orda kaldım bilmiyorum ama yanımdakiler gülen gözlerle beni izliyordu.Yukarı çıktım avazım çıktığı kadar bağırdım, gözüm hiçbir şeyi görmüyordu.O kadar mutluydum ki... Eve geldiğimde annem ve babam televizyondan tüm dünya gibi olayları takip ediyordu, onlara anlatmaya çalıştım anlamadılar. Ertesi gün okulda kısık sesimle arkadaşlarıma anlatmaya çalıştım dalga geçtiler. Umurumda da değildi ki, tek umurumda olan haftaya oynanacak olan Ali Sami Yen'deki maçtı...

Zamanla tanıştım,arkadaş oldum Ali Sami Yen'le. Bazen ağladık beraber, beraber yıkıldık. Bazen güldük beraber, sevindik çılgınlarca. Ayrılıklar yaşadık, araya mesafeler girdi ama hiç kopmadık birbirimizden. Ben yine ona geldiğim zaman uzaklardan o yine beni aynı sıcaklığıyla karşıladı, sevgiyle kucak açtı bana. Bazen ondan sıkıldığımı düşündüm, eski heyecanımın olmadığını. Ama içeri girdiğim anda pişman oldum, utandım kendimden. Havasını içime çektim, hayranlıkla izledim her bir köşesini.


Bugünlerde bilindiği üzere Ali Sami Yen'e göre son derece modern yeni stadımıza geçmemize çok az zaman kaldı. Bu satırları yazarken durumun ciddiyetini yeni yeni idrak edebiliyorum, boğazım düğümleniyor. Kendimi tutuyorum ama ne kadar tutabilirim bilmiyorum. Olmuyor ulan işte olmayacak da! Hiç bir stad onun yerini tutmayacak, hiç bir stadta "Of Hagi şurdan ne koymuştu, Jardel'in kafasını hatırlıyor musun, biz tam şurdayık işte!" gibi cümleler duyamayacağım.

Aynı duyguları,hatta çok daha fazlalarını yaşayan insanların Ali Sami Yen'e her girişinde gözlerinde görmeye alışık olduğumuz umut ve mutluluk yerini hüzün ve acıya bırakmış durumda.Seni yıkacak dozerin...!

Euroleague: Game 4



Turkish Airlines Euroleague'de 4. hafta geride kaldı.

İzlenilenlerden başlamak gerekirse ki gerekir, Fenerbahçe'nin harika performansından söz etmek mümkün.

Barcelona galibiyetinin ardından Montepaschi maçı daha büyük bir önem kazandı. Bir şeylerin tesadüf olmadığını ispat etme maçıydı Fenerbahçe Ülker camiasının. Müthiş bir savunma, yerinde ve doğru hücumlarla sonuca gittiler. Tek cümle içinde maçın özeti buydu işte. Basketbolda iyi savunma yapan takımın bir şekilde skor üreteceğini düşünmeye başlıyorum ciddi ciddi. 


19-15 ilk çeyrek skoruyla niyetini belli etti Fenerbahçe.Kolay kolay attırmayacağım arkadaş dedi. Vitesin ciddi şekilde yükseldiği dakikalarda ise Mirsad ve Ukic devreye girdi diyebiliriz. McCalebb ve Lavrinovic ile tutunmaya çalıştı Siena. Karşılarında öyle bir savunma buldular ki atamadıkları her topun ardından geriye koşarken hem fiziksel hem de mental anlamda geri düştüler. Skor çözümü ararken basit sayıları potalarında göre göre  savunmayı dahi bıraktılar elden.


Spahija oturttuğu sert savunmanın dışında, takdir edilesi bir olayı da süre paylaşımı. Öyle yalandan bir rotasyon değil, gerçekten çok yerinde değişiklikler ve müdahaleler. Kaya ve Can Maxim Mutaf dışında 10 dakika altı oynayan oyuncu yok. Can Maxim süre almadı doğal olarak. Giren çıkan herkes skor üretti yine bu ikili dışında. Ömer Onan ve Mirsad gerçekten yıllandıkça daha iyi oynuyorlar. O taraftar önünde verilen o gaz ile Mirsad’ın zor şut kaçıracağını düşünüyorum. 6 da 3 üçlük bile kötü bence. Gerçekten büyük başarı. 81-68 !


 Gelelim Efes Pilsen’e. Ara ara kapattım, içim elvermedi açtım. 25-30 dakika izledimişimdir. Her dakika her anlamda ezildi Efes Pilsen. Düşünün bir ara yanlış hatırlamıyorsam 16 yaşında bir oyuncu oyuna aldı Obradovic. O denli ezildik. Mike Batiste 7/10 isabeti ile oynadı. Çok yüksek bir yüzde değil mi ? Benim saydığım 3 tanesi direk smaç.


Rakocevic ne oynadığını bilemiyor bazen. Herkes fark ediyor bunu sanırım. Gereksiz zorlamalar, anlamsız anlamsız hareketler. Bugün Efes Pilsen’de galibiyeti arzulayan tek isim belki de Bostjan Nachbar’dı. Fenerbahçe’nin savunmasından sonra hiç Euroleague’e yakışan bir savunma sergileyemedi Efes. Perasovic bu mağlubiyetin sinyallerini vermişti zira. O deplasmandan mağlup olarak gelsek kimse bir şey demez tarzı bir şeyler kullanmıştı bir röportajda (aradım fakat bulamadım)

Kısa kısa notlar geçeceğim hemen.
Real Madrid, Messina ile olmuyor ve olmayacak o kesin.
Rytas’tan umduğumu bulamıyorum. Brad Newley aşkım devam ediyor ama Rytas’a olan güvenimi yitirdim. Kadro kesinlikle çok dar. Bu maçta Newley sakattı ve ilk 5 yaklaşık 32-35 dakika arasında süre almış. El Amin gelir gelmez 10 sayıyı göndermiş ama tek destekçisi Bjelica olunca Barcelona ile başa çıkamamışlar. İlk çeyreği 10-11 önde kapamışlardı oysa.
Caja Laboral- Zalgiris maçı için yana döne link arıyorum bakalım. Çok izlemek istedim o maçı.
Toplu sonuçlar şöyle ;



 

11 Kasım 2010 Perşembe

Bir Yeni Mesaj Alındı.


Türk toplumunu çokça şaşırtan iki isim var. Biri Özcan Deniz, diğeri ise Mahsun Kırmızıgül. İki ''türkücü'' den Özcan Deniz, rol aldığı filmler ve dizilerle; Mahsun Kırmızıgül ise yönettiği ve yazdığı filmlerle halkın beğenisini kazandı. Özcan konumuz değil, Mahsun olayımız sensin.

Türk toplumunun beğenisini kazanan M.K, benim hiçbir zaman çok beğenimi kazanmadı. Beyaz Melek adlı filminde biraz şaşırmıştım doğrusu. Çok beğenmemiştim ama M.K' dan beklemediğim kadar iyiydi. Bu da beklentilerimi yükseltti doğrusu. Yükseltmez olaymış. Beyaz Melek ile başlayan ''mesaj verme'' kaygısı, Güneşi Gördüm ile daha da arttı. Zorunlu göç, terör, özürlü olma, eşcinsellik ve daha birçok konuda ''bu böyledir, şu şöyledir, haydi ağlayın bakalım.'' gibi bir yol izleyen M.K, birçok konuyu harmanlayarak bir filmde verebileceği tüm mesajları verdi derken, anladık ki verecek daha çoook mesajı vermiş. İslami terör.

Filme gitmeyenler, gidenlerden öğrensinler, lakin paralarını boşa harcamasınlar. Film şundan ibaret: Müslümanların hepsi terörist diyemeyiz, evet terör yapanları da var, ama pis Amerika hep petrol olan yerlere barış götürüyor, aslında Müslümanlık çok güzeldir, çok da iyidir. Dış dünyada bizi yanlış tanıyorlar. Ha bu arada kan davası da kötüdür. Yapmayın öyle şeyler, yanlış kişiyi vurabilirsiniz, sizin akrabanızı vuran aslında vurduğunu sandığınız kişi değildir, günaha girmeyin boşuna.

Mesaj yağmuru. Telefonda sürekli bir ses duyar gibi hissediyorsunuz kendinizi. ''Dı dııt, dı dııt''. Bak ekrana ''Bir Yeni Mesaj Alındı.'' Film biter, ''Allah için güzel filmmiş.'' yorumları, sağınızda solunuzda ağlayanlar. Dertli toplumuz hakkaten. Ölen iyi birini görmeyelim, hemen ağlarız. Ulan bu ülkede her gün iyi insanlar ölüyor, kimin umrunda. (Benim.)

M.K, gene yapmış yapacağını. Mesajını vermiş, bi de ağlatayım tam olsun, demiş. Düşünmüş nerden ağlatırım? İyi, hakkı yenen, izleyicinin en çok seveceği karakter kim filmde? Ölsün gitsin demiş.

Senaryo kötü, diyaloglar berbat. ''Hacı çok iyi biri dede.'' , ''Ben bu akşam Hacı'lara gitçem geç dönmem dede.'' Deccal yakalandığında, Hacı'nın ona ders vermesi, başkomiser'in dönüp ondan özür dilemesi, Amerikalı herifin ''Kardeşim öldü, hepiniz aynısınız.'' , Amerika görmüş bilgili, kültürlü Türk polisinin ''Genelleme yapamazsınız tamam mıııı , hem siz de barış diye gidiyonuz petrol alıp dönüyonuuz tamam mıııı?!'' tripleri. Filmin en başından beri Hacı'nın Deccal olmadığını anlamamız ve Fırat ile Hacı'nın geçmişten bir yerden hesaplarının olduğunun bize buram buram hissettirilmesi... Film genel itibariyle böyle geldi geçti.

Aslında ikinci yarı iyi olsaydı, ilk yarının eksikliklerini kapatabilirdi, fena değil der geçerdik. İlk yarıda biraz da aksiyon sahnelerinin bol olması, pek bir şey de farkettirmiyor izleyiciye. Ama ikinci yarıdan itibaren anlıyorsunuz ki, Mahsun hakikaten olmamış, olamamış, olamayormuş.

Mahsun Kırmızıgül ve Mustafa Sandal'ın oyunculukları gerçekçi değil ve fazla zorlama. Ali Sürmeli'nin yönettiği zikir sahnesi fena değil gene. Haluk Bilginer'in oyunculuğuna lafım yok gayet iyiydi, filmi o taşımış zaten az da olsa. Deccal rolünü oynayan amca da gayet rolüne uygun bir tipti. Daha bir çok değerli oyuncu var, evet, ama onların göze çarpacak pek bir durumu yoktu.

Fazlaca fazla gelen helikopterden çekim sahneleri, ''Para var, napiyim, harcıyorum abi.'' der gibiydi izleyiciye :)

Mahsun Kırmızıgül' ün film çekerken taktiği belli. Halkın hassas olduğu konuyu seç, seçtin mi? Bir iki duygusal sahne koy, izleyici ağlat, ağladı mı? Oyuncu kadrosunu da popüler ve bilindik, deneyimli oyunculardan oluştur? Tamam bitti, ver gitsin.

Haydi İyi Seyirler...

P.S. Yıllar önce, ''Gızlar, gızlar gelem mi? Yanağnızdan öpem mi? Siz anaaazın goynundaaa, ben souktan ölemm mii?'' derken vermek istediği mesaj neydi acaba Mahsun'un?


10 Kasım 2010 Çarşamba

Bülent Başgan



Sporun dışında da her mesleği yapabilecek kapasitede olduğuna inandığını belirten Uygun, "İyi bir pilot da olabilirdim, ata da biniyorum; iyi bir jokey de olabilirdim ama laboratuvarda deney yapan bir kimyager olmayı tercih ederdim. Çünkü insanlık yararına güzel bir buluş elde etmek herhalde çok büyük bir keyiftir." dedi.

"İstanbul'da Laila, Sivas'ta La İlahe İllallah" ya da "5 yerim 7 yerim 6 yemem, 7 yerim 9 yerim 8 yemem"

Yetkisiz menajerlik olaylarının ardından 8 resmi maçtan men cezası aldı Bülent Uygun.
Oysa 7 yerdi, 9 yerdi ama 8 yemezdi.
8 yedin Bülent Başgaaaaan.
Bir baktık mı içini görürüz insanın biz.
Hani futbolu zevk almak için oynuyordunuz ? 
Masa başı pazarlıkları daha zevkli gelmiş olmalı.
Hadi git şimdi.

Tam bağımsız Türkiye!



Keşke kurduğun tam bağımsız Türkiye'de yaşayabilseydik.
Ne kadar izindeyiz, anıyoruz, anlıyoruz desek hepsi yalan.
Sadece bugünlerde hatırlıyoruz seni.
Sahip çıkamıyoruz.
Gösterdiğin yolda ilerleyemedik ilerleyemiyoruz.
Senden kalan her şeyi yok etmek için bütün bu hazırlıklar.
"On"ların içinde O'nsuz bir gün

7 Kasım 2010 Pazar

Aidiyet Duygusu.

''günümüz asosyalleşen, birbirinden uzaklaşan ve soğuyan bireyin kendini bir topluluğa bağlama, onlarla varlığını hissetmesi duygusudur; gaz verir, enerji verir.''



Ekşisözlük'e yaz aidiyet duygusu, ilk çıkan tanım bu. Güzel anlatmış yazan arkadaş. Aidiyet duygusu böyle bir duygudur tam anlamıyla. Doğduğun, büyüdüğün memleketini özlersin, havasını özlersin, suyunu özlersin, gidemediğinde toplanırsın gurbette ''oralı'' arkadaşlarınla iki muhabbet, iki gavara, biraz alkol bir anda zannedersin ki Fethiye'desin. Üstad Akyol'un da dediği gibi ''Giderim Sonu Olsa da Fethiye...''

İlk Fethiyespor maçına gittiğimde yaşım altıydı. Babam tutmuş elimden götürmüş. Kapalı tribünde solda bir grup. Sürekli bağırıyorlar, ben de maçtan çok onları izliyorum. Bir ara döndü o ekip, bizim gibi oturan gruba, ''Sosyete sosyete şıngır mıngır sosyete'' başladılar. Önümüzden bir adam kalktı onlara laf etti, tartışma vs. derken polis geldi bu grubu dışarı çıkardı. Ne iş diye düşünürken bu grup deplasman seyircisinin geldiği, üstü açık, çakıl dolu olan karşı tribüne girdiler. Ordan desteğe devam ettiler Fethiye'ye. Baba bunlar kim dedim, bunlar bağırır oğlum dedi geçti.

Sonradan öğrendim, ortaokul çağlarında bu grubun adı ''Apaçiler'' miş. ''İstanbul Türkçesi'nde'' ki manasında düşünmeyin ama. Apaçi dansı değil, değişik saç stilleri, değişik kıyafetleri olan bir topluluk değil. Apaçi adının anlamı ''düşman''dır. Apaçiler, kızılderili kavimidir. Peki niye Fethiyesporlular kendilerine bu adı vermişlerdir? Apaçiler'de, her kabile üyesi kardeş sayılır. Savaşlarda yan yana, omuz omuza dururlar. Öncü birlik olayları pek yoktur. Aralarında, alt-üst davası yoktur. Herkes kardeştir, rütbelisi falan pek yoktur, herkes eşittir. İşte Fethiyespor tribünleri de böyledir. Şu an tribünlerde duyulan, ''Reis,Başkan'' gibi sıfatları olanlar yoktur. Büyüklere ''Abi'' denir, bu da yaşça küçüklerin kendi isteğiyle söyledikleridir zaten. Tribünde atar-gider çok olmaz. Herkes karşısındakine saygı duyar, sevgi duyar. Rakip taraftarlar için çoğu zaman ''düşman''dırlar ama kendi içlerinde düşman yaratmamaya özen gösterirler. Abi'ler yeri gelir, kardeşlerinden daha çok uğraşırlar, çalışırlar Fethiyespor için.

İstanbulda okuyorsan, bayramlarda alırsın tribündeki yerini. Tribün, coşkuyla karşılar gelişini. İstanbul'a takım deplasmana gider, gidersin maçı izlemeye, deplasman tribününde sanki Fethiyedeymişsin gibi hissedersin kendini. İşte budur ''Aidiyet Duygusu''.

İngilizler'in ne mükemmeldir futbol anlayışları. Herkes doğduğu büyüdüğü yerin takımını destekler. Kimse demez, ''Ben Coventry City i destekliyorum ama bir yandan Arsenalliyim.'' diye. Türkiye'de bazı yerler dışında pek yoktur bu. Önemli olan Fethiyeli olup Fethiye'yi desteklemektir. Başka takımlara pek yüz vermemektir. Ben bunu başarabilmiş miyim? Hayır. Bizden sonraki nesiller, daha genç arkadaşlar umarım başarırlar.

Vardır büyük memleketlerde bazı mahalleler. ''Sivaslılar mahallesi, Urfalılar mahallesi'' gibi. O mahallelerde oralılar otururlar, o kahvelerde oralılar oyun atarlar. Yabancı biri girdi mi o kahveye, herkes bir döner bakar. İşte Fethiyeli için, Fethiyeliler mahallesi o tribünlerdir...

Takım kurulmuş, 1933'te, Apaçiler kurulmuş 91'de... Başkan umutlu, camia umutlu, Hoca'ya güven var. Ama sezon başındaki hava pek yok. O hava biraz da skorlarla alakalı zaten. Takım bu yıl da, orta sıralarda sezonu bitirecek gibi, belli. Ama belli olan bir şey daha var ki , o da Fethiyeli artık daha üst liglerde takımını görmek istiyor...