Pages

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Bizde adet(!) böyledir (Sezon sonu)

Beşiktaş Cola Turka Erkek Basketbol Takımı’nda adet malesef böyle. Basketbol şubemiz ve yöneticileri hastalıklı bir oyun ortamı yaratmakta oldukça deneyimliler. Playoff ilk turunu geçtiğimizde başarılı kabul ediliyoruz ve basit hatalardan kaybettiğimiz bizlere söyleniyor. İyi ama basketbol zaten hataların oyunu değil mi? Hata yapmayan ekip kazanmaya daha yakın olmuyor mu?

Sezon başında Şeref Yalçın’ın diline “şampiyonluk” sözleri pelesenk olmuştu. Iverson transferi ile kendisini ve şubesini kurtardığını düşünüyordu. Yıldırım Demirören’in futbolda düşündüğü ve uyguladığı gibi. Kılavuza gerek yok. Başarının büyük ilgi ve merak uyandıran transferlerden geçmediği açık seçik ortada.

Bıyıktay ile başladığımız hastalıklı sezonu küçük tedavilerle birlikte Ergin Ataman ismiyle kapattık. Ortalama 90 sayı atan ve bir o kadar fazlasını potasında gören takımdan daha düz ve sert bir takıma doğru yol aldık.

Ergin Ataman’ın playbookundan ince oyunları görmeye başladığımız ilk maç, ne tesadüftür ki Efes Pilsen karşılaşması oldu. Ogilvy’nin mahkumiyeti sona ererken Ignerski’nin kalan sezondaki etkisiz oyununa çözüm bulunamadı.
Kemp ve Serkan transferleriyle biraz olsun umutlarımız yeşerdiğinde karşımızda Galatasaray’ı bulduk ve çok talihsiz bir sezon sonu yaşadık. Chatman’ın Türk olma olasılığını bir kenara bıraktım ama son çeyrekleri bu kadar kötü oynayan bir oyun kurucuyla başarının hayalden öte gitmeyeceğini görmek gerekir. Büyük bir kitlenin sevdiği ve takımda kalmasını istediği Chatman dengesiz performanslar sergileyen ve oyundan çabuk kopan bir isim. 

Likholitov ve Iverson’ı aynı kefede tutuyorum. Takıma neyi, ne kadar verdikleri tamamen ortada. Gelecek sezon kadroda tutulmalarının Beşiktaş’a hiçbir faydası olmayacaktır. Ergin Ataman bu hastalığa alışkın basketbol şubesini bir adım ileriye bile taşısa büyük başarı sağlamış olur.

Asıl hatayı bir önceki sezonda Beşiktaş’ta harika işler yapan Newley, Muratcan ve Engin’i takımda tutamayarak yaptık. Burak Bıyıktay’ın, “Taraftarımızla birlikte daha iyi oynuyoruz” çağrısına cevap veremeyerek bir hata daha yaptık. Şeref Yalçın gibi isimlerin hazırladıkları kılıflara tepki göstermeyerek ise en büyük hatayı yaptık.

Kartalbasket.org adresinde yayınlanmıştır. (Link)

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Bu Ülkede Çok 17 Yaşlar Öldü

Erdal Eren, öldürmediği bir jandarma erini öldürdüğü öne sürülerek öldürüldü. Daha yaşı on yediydi. Birçok kanıt vardı aslında onun o noktadan açtığı ateşle o askeri öldüremeyeceğine dair. Ama ne yapacaklardı ki? Asmayıp da besleyecekler miydi?(!)

Galatasaray-Fenerbahçe on yedi yaş altı maçında bir taraftarın Fenerbahçeli bir futbolcuya saldırması futbol dünyasında depreme neden oldu! Ama ne deprem… Kocaman bir herif nasıl olurda on altı on yedi yaşındaki küçücük(!) bir çocuğa saldırabilirdi? Taksim meydanında asmak gerekirdi o adamı!

Spor medyasının ‘en tarafsız’ yüzleri bile günlerce bu görüntü üzerine konuştular, değerlendirmeler yaptılar, saldıran adamın ne kadar ahlaksız, vicdansız olduğu konusunda ahkam kestiler. Bunu o kadar bencilce ve o kadar saldırganca yaptılar ki, o ‘küçücük çocuğa’ saldıran adamdan bile daha saldırgan oldular. Ama bir şeyi unuttular, haberciliğin ilk ilkesini! ‘Neden’ sorusunun cevabını…

Tüm yayınları izlerken ben de kendime sordum bu soruyu, neden? Kocaman adamların (yaşça değil, akılca) çıkıp saatlerce konuştuğu bu konuda, ben bu sorunun cevabını bulamadım. Herkes olayın ne kadar yanlış olduğundan bahsediyordu ama bu kişinin niye böyle bir şey yaptığına dair kimse bir açıklama yapmıyordu. Galatasaray yönetimi özürler diliyor, ultraslan ise ‘Bunu yapan bizden değildir.’ mesajı veriyordu. Medyada kullanılan görüntüler Fenerbahçe Televizyonu’ndan alınmış görüntülerdi. Sanki bir şeyler eksikti… Neden? Yani bu adam niye kalkıp da sahaya dalmış üstüne üstlük çocuğa uçan tekmeyi yapıştırmıştı.

Televizyon kanalında, saldıran kişinin ismi açıkça söylendiğinde bir an şaşkına döndüm. Birincisi, böyle bir olaya karışmış birisini televizyon ekranlarından ismi ve soy ismi ile ifşa etmek tam anlamıyla, bu adam birine saldırdı, siz de bu adama saldırın demekle eş değerdi. Yani yapılan yanlışı yanlışla düzeltme isteği. Medya kendisini mahkeme yerine koymuş, nedeni bile belli olmayan bir konuda yargıya varmış ve adeta Fenerbahçe seyircisine suçluyu teslim etmişlerdi. Çok geçmeden bu saldırıyı yapanın ismi ve resimleri Fenerbahçe taraftar forumlarında dolaşmaya başladı. İnternet üzerinden ağır hakaretler ve ağır tehditlerde bulunuldu.

İkincisi ise, Galatasaray tribünleri hakkında az çok bir şeyler bilen birisi olarak bu ismi –ismen- tanımamdı. Hemen teyit ettirdim. Ultraslan’ın bizden değil dediği bu isim, o çok konuşulan kareografileri gecesini gündüzüne katarak yapan ekibin lideriydi. Ayrıca, Galatasaray tribünlerinin ‘karanlık’ yüzü değil aksine herkesin sevdiği aydınlık yüzlerinden biriydi. Bu ‘tribüncülük’ işini çıkar gözetmeden yapan ender kişilerden biriydi. Yani tribüncülük işini, ‘iş’ olarak görmeyenlerdendi.

Ve hala ‘Neden?’ sorusunun cevabını bulabileceğim bir yayın organına rastlamamıştım.

Daha olayın iç yüzünü bilmeden, aklıma on altı on yedi yaşımdaki hallerim geldi. Kanın deli aktığı zamanlardır o yaşlar. Çocukluktan delikanlılığa geçiş dönemidir tam anlamıyla. Şöyle bir dönüp yirmi iki yıllık hayatıma baktığımda ise en çarpıcı hataları yaptığım yaşlardır. O dönemler oynadığım okul takımında rakip seyirciyi tahrik en çok gördüğüm şey idi. Birçok yanlışın doğru olarak görüldüğü, yapılan yanlışların bir şekilde mantığa bürünebildiği yıllardır o yıllar. Medyanın bu on altı on yedi yaşındaki gençlere ‘kundaktaki bebek’ muamelesi beni şaşırtmıştı. Aklıma işte o an, yazdığım yazının içeriğiyle pek bağdaşmayan bu olay geldi. Bu ülkede on yedi yaşında çocuklar, işkenceyle, kurşunla, bıçakla defalarca kez öldürüldü… Erdal Eren, sadece on yedi yaşındaydı…

Neden sorusunun cevabını, bu cevabı vermekle mükellef olan medyadan değil de, o gün o maça gitmiş olan bir arkadaşımdan öğrendim. Olaya bizzat şahit olmuştu. Aslında olayın gerçekte ne olduğunun da artık pek bir önemi yoktu. Cezayı, medya çoktan kesmişti!

Yaşananları ‘ikinci ağızdan’ size aktarıyorum. Olaylar, Fenerbahçe kalecisinin, Galatasaraylı oyuncuyla tartışmasıyla başlıyor ve bu kavgaya dönüşüyor. Fenerbahçeli oyuncuların ailelerin oturduğu yerin hemen önünde başlayan olaya, birkaç tane Fenerbahçeli oyuncunun ailesi de karışıyor. İpin koptuğu nokta ise, Fenerbahçeli antrenörün de olaya dahil olup, Galatasaraylı oyuncuyu tartaklaması. Bunu gören Galatasaray seyircisi dayanamayıp sahaya atlıyor ve malum hepimizin izlediği, spor dünyasının usta kalemlerinin günlerce üstüne yazıp çizdiği, konuştuğu görüntüler meydana geliyor.

Benim gibi ‘sıradan’ bir kişinin bile aklına gelen bu soru, kimsenin aklına gelmiyor mu? Bize izletilen görüntüler, neden hep uçan tekmeyle başlıyor. Uçan tekme öncesi orada bir arbede olduğu belli ama onun nasıl başladığı hiçbir yerde yok. Galatasaray Televizyonu niye elindeki görüntüleri vermiyor? Bunlar cevaplanmayan sorular. Ama olayın birinci tanıklarından biriyle konuşmamdan yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki, polisin elinde bu görüntüler mevcut.

‘Ne olursa olsun, şiddete şiddetle karşılık verilmemeli.’ Bu sıradan bir cümledir bana göre. Mesela alkol de içilmemeli, sigara da içilmemeli. Küfür edilmemeli, kavga edilmemeli. Bu yapılmamalı, olmamalı ile biten cümleler lafta kalan cümlelerdir. Evet, olmaması gereken hareketler vardır çokça, ama olmaması gereken bu davranışları insan olan çokça yapar. İnsanların aidiyet duygusu vardır. Kimi bir takıma bağlanır, kimi bir siyasi ideolojiye, kimi ise bir şehre. Gönül verdiğin takımın futbolcusunu dayak yerken görüp de, kendisine hakim olmak kimi için mümkün olabilir, ama kimi için de olmayabilir. Adam öldürmede bile bir tahrik olup olmadığına bakılır, varsa etkisi göz önüne alınır ona göre ceza verilir. Aslında sorunumuz bu da değil. Benim gibi ‘sıradan’ birinin ulaşabileceği bu tip bilgilere, transfer döneminde her yerde istihbaratı olduğunu iddia eden güzide medyamızın nasıl ulaşamadığı? Ya da ulaşmadığı…

Bu ülkede çok on yedi yaşlar öldü… Erdal Eren, onlardan sadece biriydi. Yapmadığı bir suç ona yıkıldı. Bu çocuk bu çocuğu öldürdü dediler, hayatta olanı da onlar öldürdüler. Şimdi de bu adam bu çocuğu dövdü diyorlar, neden olduğunu söylemeden, bilmeden. Cezayı da kendileri kesiyorlar. ‘Sıradan insanları’, daha da sıradanlaştırıyorlar.

Sıradan bir insan.

26 Nisan 2011 Salı

ADreSe teslim

Malum ÖSYM skandal(lar)ının ardından herkes tatmin olmuş değil.
Sırayla tatmin olan yoğun bir kitle olduğu muhakkak.
Ben kendi çapımda şöyle bir şeyler derledim.

Varan 1:


Sadece iddialar gündemdeyken, bazıları hemen tatmin olmuştu
Taraf'tan farklısını bekleyemezdik zaten ama daha tam kıvama gelmedi: 'liseliler ergenekoncu' manşetini ne zaman atacaklar merak ediyoruz. Onlar çamur atar, onlar yandaşlık yapar, onlar yalan söyler ancak liseliler onlara boyun eğmez.
İST. St. Benoit Lisesi Öğrencileri
Tarihte her zaman egemen burjuvalar kendilerini savunacak yayın organlarını ya kurdular ya da yayın organları yandaşlık için sıraya geçip kendilerini sattılar. Tarafın hakkını vermek lazım, bugün ne yapsam da daha da yalaka olsam diye uğraşan en iyi gazete. Ancak bazen öyle haberler yapıyor ki, hükümeti bile yalancı yapıyor. YGS'deki şaibeye dair AKP'nin bakanlarının açıklamalarını bile yok sayıyor. Yüzlerce sokağa dökülen liseliyi 'delirmiş' gibi gösteriyor. Onlar akıllıysa evet biz deliyiz. Ama bilmeliler ki deliden korkma vakitleri geldi, liseliler cesaretini ve yapabileceklerini göstermeye daha yeni başladı. Liseler cemaate teslim olmayacak!
İST. Galatasaray Lisesi Öğrencileri
Varan 2:
Yazının ve başlığın asıl amacı da buydu zaten.
ADS taraftar grubu, Adrese teslim bir beste yapmış.
Konu ile alakasız varan 3:
Birazdan ekleyeceğim bağlantıyı/videoyu eklemeden önce uzun bir süre düşündüm. Büyük takım taraftarları olarak çok şey kaybediyoruz. Gönül verdiğimiz takımdan anlatamayacağım derecede uzağız. Videoyu izledikten sonra aynı duyguyu yaşar mısınız bilemiyorum. Görüntülerdeki hocanın veya takımın taraftarı değilim. Bu kadar göz önünde olmasaydık, semtimizin takımı olsaydık daha mı başka severdik? 
Görüntüler bir tık ötede

25 Nisan 2011 Pazartesi

Yüksek

Son yazının ardından aylar geçti.
Blogspot'a erişimin yasaklanması bir bahane değil ama n'apalım.
Burayı bugün hatırladım diyebilirim.
Tasarımı şöyle bir değiştirdim. Daha fazla gözümü yormasın diye.
Yakın zamanda bu tasarım işiyle ilgili ortak bir karar alırız.
Şimdilik kendim için yapacağım, gözlerim çizgi çizgi oluyor okurken.

Kim ve neden takip ediyor bilemiyorum.
Söyleyecek sözümüzün bile yasaklandığı, erişiminin engellendiği dönemlerde yaşıyoruz.
Yasağın ilk günlerinde tek düşüncem 'Artık daha fazla yazmak gerek'ten ibaretti.
Şimdi bakıyorum, sıkılmışım yazmaktan.

Yazdık ve n'oldu?
Kime, neyi, ne kadar aktarabildik?
Çoğul konuşmayayım.
Elle tutulur, gözle görülür n'aptım?
Yazımızın başlığı Yüksek.
Evet, yüksek.
Bu kadar derdin, tasanın arasında bu kafa insana yazı yazdırmıyor.
Hele spor yazısı kesinlikle yazdırmıyor.
Okuduktan sonra kanımı donduran, az bildiğimiz, çok bilemediğimiz, hiç bilmediğiz bir korku tüneli.
Günlerce etkisinde kaldığım bir yazı.
Varsa bir ilgilenen sizi şuraya alalım Buraya Tıklayınız

7 Şubat 2011 Pazartesi

TT Arena İzlenimler...



Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena'daki ilk maçıma gittim, şansıma güzel maça denk geldim. Doğu Tribün (Namı diğer Kapalı) üst kat, orta blok ön sıralarda gayet keyifli, görüş açısı mükemmele yakın bir maç izledim.
Saat dört civarı, Mecidiyeköy'den metro ile Aslantepe'ye doğru yola çıktım. Metroda dikkatimi çeken akbil basıp geçtiğimiz gişelerin yüksekliği. Maç sonrası oluşacak yığında, para ödemeden atlama girişimlerini engellemek için yapılmış olmalı ve hakikaten de imkansıza yakın oradan atlayarak geçmek. Stadyuma gidiş gayet rahat, bir metro değiştirerek varabiliyorsunuz kolaylıkla. Metrodan çıktığımda, çok heyecanlandım. Mükemmel bir stat olmuş. Televizyonda göründüğünden daha devasa. Çevrede ve stadyumun dış cephesinde bazı eksiklikler göze çarpıyor, ama içimizdeki heyecanı söndürecek kadar değil.

Stada erkenden giriyorum, sabırsızlıkla. Turnikeler, girişler bu sefer ''insanlar'' için yapılmış gibi gözüküyor. Geniş, güzel, rahat. Kapıdan geçiyorsun, direk oturacağın koltuğa çıkarıyor merdivenler seni. Oturuyorum yerime, bakıyorum şöyle etrafıma. Hakikaten çok güzel! Görüş açısı enfes, taraftarlar mutlu ve umutlu. Derken Eskişehir taraftarları gözüme çarpıyor. Hınca hınç doldurmuşlar onlar da bulundukları yeri. Yalnız bir sıkıntı var, deplasman seyircisinin bulunduğu yer güvensiz ve güvenliksiz(!), ayrıca Güney Tribün 1.katındaki Galatasaraylılar da, onlar tarafından hedef konumunda. Zaten beklenen oluyor ve oradaki Galatasaraylıların üzerine su, sidik torbaları, çakmak, para vb. 'yabancı maddeler' yağıyor... Yönetimin, deplasman seyircilerini başka bir yere taşımaları veya oranın üstüne bir şeyler çekmeleri gerekiyor.

Maçın başlamasına 2 saat kala tribünde yerimdeyim. Galatasaray taraftarı yavaş yavaş dolduruyor stadyumu. Derken Eskişehirliler, başlıyorlar bizi sinirlendirmeye... 'Bankasya 1.lig', 'Kümede Kal Galatasaray', 'Bu stat Tayyip'in siktirin gidin' tezahuratları sık sık söyleniyor. Islıklamalar, karşılıklı küfürler...

Dikkatimi çeken bir şey, koltukların acayip derecede tozlu olması. Resmen temizlenmemiş, insanlar oturmaya çekiniyorlar, daha önceden deneyimli olanlar ıslak mendil, peçete vb. mühimmatları yanlarına almışlar. Yerlerine oturmadan 15 dakika bir temizlik safhasından sonra rahatça maçlarını izleyebiliyorlar.

Dakikalar 75'i gösterdiğinde, taraftarlar stadı boşaltmaya başlıyorlar. Ben de daha önce giden arkadaşlarımın tavsiyesine uyuyorum ve 85.dakikada çıkıyorum stattan. Şimdi anlaşıldı çekilen çileler. Herkes koşturarak iniyor merdivenlerden, onlara ayak uyduruyorum. Stattan çıkıp, metroya giden tünele varmadan önceki son kapıya doğru herkes depar halinde.. Ne olduğunu anlamadan ben de başlıyorum koşmaya. Tam o kapıya geldiğimde güvenlik görevlileri üstümüze kapıları kapatıyorlar... Şimdi anlaşıldı. Islıklara cevap geliyor memur beyden, ''Metro 2 bin kişilik, o yüzden 2 bin kişi aldık, metro gidince sizi de alacağız.'' Cevap gecikmiyor, arkalardan bir abi bağırıyor: ''Ulan saydın mı 2 bin kişiyi ! '' Orada bir 15 dakika bekletiliyoruz, o sırada önden genç bir arkadaş güvenliğe yakınıyor. ''Eskişehir tribünlerinde tek bir güvenlik yoktu, burada kapıyı tutacağınıza, içeride güvenliği sağlayın, elimde sidik torbası patladı, kafamıza bir sürü şey yağdırdılar! Yapacağınız işin içine edeyim.! Ben sidik torbası yemek için mi öğrenci halimle gittim kombine aldım!''

Girişte, su şişelerini alıyorsunuz, büfelerde su satıyorsunuz... Girişte bozuk paraları topluyorsunuz, içeride para üstü bozuk para veriyorsunuz... Girişte çakmak topluyorsunuz, içeride güvenlikten ateş alıyoruz. Ne mantıksız iştir kardeşim be!

Dönüş olayı, metroya binene kadar acayip sıkıntılı, metroya binince hiç metro değiştirmeden Taksim'e kadar gidebiliyorsunuz. 10 dakikaya Mecidiyeköy'de olabilirsiniz. Ama maçtan ne kadar erken çıkarsanız, o kadar rahat varırsınız evinize!

Maça gelirsek; güzel oyun, 3 puan, Arena'da iki de iki... Sabri, Kazım, Kewell etkiliydi. Sarp oyuna girdikten sonra 2 gol yenilmesi manidar. Ayhan-Barış-Sarp üçlüsünden kurtulursa bu takım, çok daha iyi oynayacaktır bence. Zapata henüz güven vermiyor bana.. Son dakikalarda sıkıntı yaşamamıza neden olan 2 gol Eskişehirlileri umutlandırdı, bizi strese soktu... Baros sağolsun rahatlattı...

Genel olarak güzel bir gün yaşattı bugün bana Galatasaray.(Uzun zaman yapmıyordu, şaşırdım :) ) Arena'daki ilk maçımın bu kadar zevkli geçmesi benim şansıma... Stadın eksikliklerinin en kısa sürede bitmesi dileğiyle...

Ps.: Yusufcan kardeşim blogu tatil etmiş ama benim yazmama engel değildir tahminim bu durum. :)

4 Şubat 2011 Cuma

Biraz tatil


Olması gerekenin aksine, Fethiye'den uzakta yaşadığımız için tatil zamanlarında buraya vakit ayıramıyoruz. Tatil dediğimiz şey bu tarz hobileri içinde barındırır ama bu kısacık dönemde öyle olmadığını söylemek zorundayım.
Peki ne yapıyoruz?
Boş durmuyoruz.
Seni sevmek ölümse, ölümü bile sever.
Tatilin ardından biraz daha geliştireceğimiz bir dizayn ile burada olacağız.
Bunun üzerinde de çalışmamız gerekiyor ama gereken boşluğu bulabileceğimizi sanmıyorum.
Takip eden insanlar varsa eğer olduğunu umuyorum, Şubat sonunda dönüyoruz diyebilirim.
Sevgiler



24 Ocak 2011 Pazartesi

Bolton - Chelsea maç yazısı kafaları


'Dört' gözle beklenen galibiyet: 0-4

Premier Lig’de 24. hafta mücadelesinde Bolton kendi evinde Chelsea’ye 4 golle boyun eğdi. Bu skorla Bolton’un galibiyet hasreti beşinci haftasını yaşarken, Ekim ayından bu yana deplasmanda kazanamayan Chelsea beklediği deplasman galibiyetini aldı.

Ev sahibi ekip maça hızlı başladı. Petrov’un harika ortaladığı topa Elmander kötü dokundu ve top Cech’in ellerinde kaldı. Chelsea’nin olgunlaşan ilk atağında Didier Drogba harika bir gol attı. Malouda’nın pasıyla topla buluşan Drogba, 30 metreden Jaaskelainen’i avladı.

Jaaskelainen için berbat bir gece
Geriye düştükten sonra dönem dönem baskıyı arttıran Bolton’da, Petrov’un etkili ortasında Taylor dokundu fakat Cech parmaklarının ucuyla dışarı çeldi. Anelka ve Drogba ile etkili olmaya çalışan Chelsea’nin kullandığı korner uzaklaştırılamadı. Malouda önünde kalan topa vurdu ve takımını 2-0 öne geçirdi. Golün hemen ardından Davies’in basında Elmander farkı bir sayı azaltmak için çabaladı fakat Cech’i geçmesine rağmen kaleyi bulamadı.

İkinci yarıda senaryo değişmedi. İlk dakikalarda derli toplu bir oyun sergileyen Bolton, kalesinde golü görmekte gecikmedi. Chelsea’nin ilk tehlikeli atağında Essien’in soldan ceza sahasına girerken içeri gönderdiği topa Drogba dokundu. Savunmanın kayarak müdahalesinin ardından top Anelka’nın önünde kaldı ve Fransız düzgün bir vuruşla topu filelere gönderdi. 

Chelsea’nin başına ufak dertler açan Martin Petrov 63. dakikada yerini Rodrigo’ya bıraktı. Davies ve Elmander ile ataklarını sıklaştıran Bolton’da Cahill’in kötü pası Anelka’yı pozisyona soktu. Anelka’nın şutunda  Zat Knight topun geçişine izin vermedi. Sol kanattan etkili olan Chelsea, dördüncü golünü son gole benzer bir şekilde buldu. 74. dakikada kanattan içeri bırakılan topta, Anelka’nın vuruşu yerde kalan Robinson’un eline çarptı. Oluşan karambolün sonucu Ramires’in Chelsea formasıyla attığı ilk gol oldu. Ramires önünde kalan topu harika bir plase ile filelere gönderdi 4-0.

Rahat bir galibiyet alan Chelsea ilk zorlu virajı döndü. Ancelotti'nin ekibi puanını 41’e çıkartıp dördüncülüğü ve zirve takibini sürdürürken, Bolton 30 puanla 9. sırada kaldı.

"Havada durdum"